Serkeş Gezginler İçin Berlin Rehberi (6) — Bergama Müzesi

Deniz Arslan
6 min readSep 26, 2023

Yıllar var ki Berlin’e gelen konuklarıma, kimliklerinden, zevklerinden ve sınıfsal profillerinden bağımsız olarak, eğer şehirde tek bir müzeyi göreceklerse bunun muhakkak Bergama Müzesi olması gerektiğini söylüyorum. Eyalet yönetimindeki kifayetsizler sağolsun, bunu duymuş olacaklar, dilberim “Pergamon”u önce kısmen restorasyona aldılar, şimdi de Ekim ayından itibaren hepten kapatacaklarını ve müzenin 14 yıl (evet evet bayağı bildiğiniz on dört, ayın on dördü gibi) kapalı kalacağını açıkladılar. İçine herhalde yedi kollu viyadük, kıçına dokununca sen hiç Türke benzemiyorsun diyen antika Yunan heykeli yahut kapanalı beri burnumuzun boktan çıkmadığı içtihat kapısının replikasını falan yapacaklar.

Bergama Müzesi Cephe (Kaymak: Wikimedia Commons)

Havalimanı 2011’te açılacak demişlerdi, 2020’ye sarktı. Sevimsiz replika sarayın temelini 2013’te attılar, kurdelasını kesmek ancak 2021’de nasip oldu. Dolayısıyla bunun da 2037’de biteceğine dair umudum yok benim. Yani benim gibi ikinci yarıyı oynayanlar açısından Bergama Müzesi’ni dünya gözüyle bir daha görmemek ciddi bir ihtimal. Bu yazıyı da o yüzden yazıyorum. En son annemi götürmüştüm, ek binanın üçüncü katındaki beş yüz yıllık Uşak halılarını görsün de aklı çıksın diye. İyi ki götürmüşüm.

Bir önceki yazıda da söylemiştim, Berlin hep kıyaslandığı kadim şehirlerin yanında mini minnak, çirkin bir bebek. Yahut büyüme hormonu basılmış sivilceli bir yeniyetme. 1800’lerin başında nüfusu 200 bin civarında olan, kuş uçmaz kervan geçmez bir garnizon şehri. Şehri abad eden büyük Friedrich bile, özel okullu İstanbul piçleri gibi ağzını yamultarak, “Abi Berlin amelelik ya,” diyerek vaktinin çoğunu Potsdam’da geçiriyor.

Lakin yüz yıl kadar ileriye sarınca, manzara kökten değişiyor, şehir hipster sürüsü girmiş kneipe’ye dönüyor. Hani derler ya, genç bilebilse, ihtiyar yapabilse; Hartmut Amca’nın kollarında güç olsa mesela, yetmiş sekiz yıldır müdavimi olduğu mekânın barına gelip İngilizce kokteyl siparişi veren Işid militanı kılıklı, sinameki Kanadalının çemçük ağzını eline verecek vermesine de, sessiz kalıp sineye çekiyor mecbur.

Sanayi devrimi ve bilimdeki ilerlemeler bir yandan, 1871’deki birleşmede başşehirlikle taltif edilmek diğer yandan; 19. yüzyılda şehrin nüfusu öyle baş döndürücü bir hızla artıyor ki, Neukölln’de it-bağlasan-durmaz WG odasına 900 euro kira… Ay pardon, bu başka.

Şehrin ve ekonominin büyümesiyle birlikte, ufuklar da genişliyor, düne kadar mahkeme suratlı Prusyalılardan başka kimsenin rağbet etmediği Berlin, dönemin iki büyük metropolü Paris ve Londra’yla aşık atmaya başlıyor. Tabii o zamana rengini veren bilme, öğrenme, keşfetme aşkı da en coşkulu, en taşkın tezahürlerinden birini tarih ve arkeolojide buluyor. Aristokratlar, cebine üç beş kuruş para koyup arkeolog gönderiyorlar Mısır’a, lahit bulup hiç açmadan Berlin’e getirsin diye. Sonra da eşi dostu, hısım akrabayı çağırıp, lahit açma partisi yapıyorlar evde. (Düşünsenize Kayzer Wilhelm arkada durmuş, yavşak yavşak, “Kanka, en güzeli ev partisi ya, bara gitmek amelelik,” diyormuş yanındakine.) Tabii Mısır’dakine, nezaketen bile olsa, “Babacığım, bak biz bu lahiti götürüyoruz, hakkını helal et” demek yok. Sonra üçüncü dünya niye böyle? Biz çalmayı çırpmayı, adam kesmeyi, mala çökmeyi falan ağababasından öğrendik Tobiascığım, bizzat sizden.

Neyse, günümüz sınırlarıyla Türkiye’den Yunanistan’a, Irak’tan Mısır’a kadar nerede medeniyet varsa kazma kürekle dalan Almanlar bakıyor ki, bugün Bode Müzesi olarak bildiğimiz Kayzer Friedrich Müzesi dolup taşacak, işin tadı büsbütün kaçacak, 1910’da yeni bir müzenin temelini atıyorlar. Yılda 4 milyon ziyaretçi garantisiyle beşli çete mensuplarından… Ay pardon, bu da başka.

Şantiyenin dili olsa da anlatsa başına gelenleri: Dört yıl sonra patlayan birinci savaş, yenilgi, onlar yenilince bizim de yenilmiş sayılmamız, aleyhteki hakem hataları, federasyonun yanlı tutumu, sabah erken kalkanın devlet kurduğu 1918–19 curcunası, üstüne pafküflü-fikfikli Weimar dönemi, 29 krizi, hiperenflasyon… 1930’da bittiğinde şantiye bile dile gelip, “yetivesin gari” diyor. Biliyorsunuz, dünyadaki müteahhitlerin ekserisi Karadenizli, şantiyeler ise Egelidir.

Sonuç olarak, dönemin modasına uygun biçimde az janjanlı klasik tarzda inşa edilen müzenin kurdelasını kesmek ancak 1930’da nasip oluyor.

Şimdi sadede gelelim: Neden herkesi Pergamon’a yolluyorum? Çünkü gerek ihtişamları, gerek tarihi önemleri, gerekse de katıksız güzellikleriyle burada sergilenen tarihi eserlerin oluşturduğu ulvi bütünlüğe, hepsini ardı arkasına görmenin yarattığı o afallama haline; hayatı boyunca derin Anadolu’nun eşekli bir kasabasından çıkmamış irfan sahibi bir bireyin bile katıksız kalamayacağını düşünüyorum. (Çok abarttım değil mi?)

Peki ne var bu müzede, bu kadar ağız suyu akıtan? Öncelikle, Bergama Zeus Sunağı tabii ki. Pergamon Krallığı’nı yöneten Attalos hanedanı tarafından MÖ 2. yüzyılda inşa ettirilen anıtın kendisi ayrı okazyon, kabartmaları ayrı. Tatlı dilli bir rehbere denk gelin mesela, o anlatsın siz dinleyin masal gibi.

Bergama Zeus Sunağı (Kaymak: Wikimedia Commons)

Peki, eseri ortaya çıkaran kim? Alman arkeolog Carl Humann, Bergama’da 1878’de başlayıp 1886’ya kadar ne var ne yoksa çıkarmış bir arkeolog titizliğiyle (espri şöleni). Tabii dönem bizimkilerin meteliğe kurşun attığı, batık taşra esnafı gibi borcu borçla kapatıp daha fena dibe çöktüğü dönem. Humann’ın kazıya başladığı sene Ruslar, Yeşilköy’e dayanmış, olası bir çöküş İngiltere’nin devreye girmesiyle engelleniyor. Dolayısıyla başlangıçta “ne çıkarırsanız üçte biri bizim” diyen Kızıl Sultan Haşmetmaapları Süpersonik Padişah Abdülhamit Han Hazretleri, Berlin Konferansı’nda bizimkilerin işini çözen burma bıyık Bismarck’ın üstün gayreti, bir miktar nakit para ve Holosko karşılığında, “verdim gitti” deyip rıza gösteriyor. Parasıyla değil mi kardeşim?

Devam edelim: Pergamon’un antika eserler kısmında, görenin aklını alan bir başka eser de Milet Pazar Yeri Kapısı. Doğru tahmin ettiniz, bu da Türkiye’den, Milet’ten parça parça getirilip bazıları orijinal olmayan parçaların da ilave edilmesiyle aslına uygun biçimde yeniden inşa ediliyor müze çatısı altında.

Bitti mi? Bitmedi. İştar Kapısı var, meşhur Nebukadnezar’ın Babil kenti girişine yaptırdığı o ihtişamlı kapının bir rekonstruksiyonunu da müzede görmeniz, hatta kabartmasına selam durduğunuz Marduk’a bir dilek dileyerek altından geçmeniz, sonra en yakın İddaa bayiine gidip bütün dertlerinizi çözecek o alt-üst kuponunu yapmanız mümkün. (Sergen Yalçın’ın dediği gibi İkinci Bundesliga maçlarından uzak durarak ama.)

İştar Kapısı (Kaymak: Wikimedia Commons)

“Kapının önünde durup düşündüm, dedim Bekir, bu kapı ahiret kapısı, burası sırat köprüsü. Bu sefer de geçersen bi’ daha geri dönemezsin, iyi düşün. Ama olmadı, dönemedim.”

İştar Kapısı’nı Kader’deki Bekir hissiyatıyla geçtiniz diyelim, bu kez de Ürdün’deki Emevi sarayı Mşatta’nın dış cephesiyle sarsıyor sizi müze. Yaklaşık 1300 yıllık sarayın kalıntıları 1840’da Ürdün Osmanlı toprağı iken ortaya çıkarılıyor. Peki bu dilberim eseri Almanlara hediye eden kim? Tabii ki, tam da düşündüğünüz isim: Adı A’yla başlıyor, sakalı var, tarihin en çok toprak kaybeden padişahı ve Siyasal İslamcılar çok seviyor.

Mşatta Sarayı Dış Cephesi (Kaymak: Wikimedia Commons)

Madem siyasal İslam dedik, İslam Sanatları Müzesi’yle bitirelim bu turu. Sanat-sepete en mesafeli duran insanı bile sersemleten bu eserleri ağzınızı beş karış açarak geçtikten sonra, hâlâ dermanınıza kaldıysa, güney kanadın ikinci katına çıkıyorsunuz ve müstesna Halep Odası’nın eşsizliğiyle bir tur daha sarsıldıktan sonra beni şahsen en çok ilgilendiren kısımlardan birine, halılara geliyorsunuz. Dünyanın en zengin halı koleksiyonlarından birini barındıran bu odalarda, birkaç tanesi memleketim Uşak’tan olmak üzere, hakikaten paha biçilmez kıymette halılar var. Kendisi de zamanında halı tezgâhına oturmuş olan anamla gezerken, onun gözleri doldu bu güzellik karşısında, bense o anda o ilmekleri atanlardan birinin benim büyük-büyük-büyük ninem olma ihtimalinin cezbesine kapılıverdim. Belki bakarsınız, bir gün, bu cezbeden hareketle, insiyak ve ataleti ama daima diri tutarak, bir büyük metin yazar, Bergama Müzesi’ne borcumu da böylece ödemiş olurum. Müzeye ne borcun olacak, parasını veriyorsun zaten, demeyin. Olur da 2037’de hayatta olursak, müzenin tamamını gezerseniz, ne demek istediğim anlaşılır belki.

Büyücek ninemin dokuduğundan şüphelendiğim o halı (Kaymak: Staatliche Museen zu Berlin)

SERİNİN ÖNCEKİ YAZILARI

Serkeş Gezginler İçin Berlin Rehberi (1) — U8

Serkeş Gezginler için Berlin Rehberi (2) — Alexanderplatz

Serkeş Gezginler İçin Berlin Rehberi (3) — Sokak Numaraları

Serkeş Gezginler İçin Berlin Rehberi (4) — “36 Yanıyor, 61 Yatıyor”

Serkeş Gezginler İçin Berlin Rehberi (5) — Şehrin Orta Yerine Neden Saray Yapıyorlar?

--

--

Deniz Arslan

Ülkemizin en önemli yalançıları arasında gösterilen, serbest meslek sahibi, emekli diplomat. Pantolon eskitmecede Balkan dördüncüsü.