Soledad Tequila Especial Reposado — Tüketici Değerlendirmesi

Deniz Arslan
7 min readOct 28, 2021

Ürünle ilgili üretici firmaya yönelik birçok şikayette bulunmuş olmama rağmen, henüz menfi yahut müspet bir cevap alamadığım için bir kez de burada şansımı deneyeyim dedim. Değerlendirmemin tamamını okumaya vakti olmayanlar için en sonda söyleyeceğimi şimdiden açık edebilirim: Akıl ve beden sağlığınız için bu üründen uzak durun.

Ürünü, o dönem pet şişeden elyaf üretimi işiyle meşgul olan ve Polonya (Lehistan) ile geliştirmiş olduğu ticari bağlar neticesinde sık sık bu ülkeye gidip gelen uzaktan akrabam Muhittin Terkal sayesinde edindim. Kısa sürecek bir Polonya ziyareti öncesinde yaşadığım şehrin ana caddesindeki bir ganyan bayiinin (3 no’lu) önünde rastladığım Muhittin, ayak üstü yakında çıkacak yolcuğundan bana söz edip, artık hangi dağda kurt öldüyse, bir isteğim olup olmadığını sordu. Normal şartlarda yaralı parmağa bile işemekten imtina edecek kadar nekes ve umursamaz bir tip olan Muhittin’in o gün şahsıma göstermiş olduğu bu ihtimamın nedenini çok sonra anlayacaktım ama bu başka bir hikâyenin konusu. Sonuç itibarıyla, ben ilk şaşkınlığı atlattıktan sonra, ülkemizdeki alkollü içecek fiyatlarının yüksekliğini de hesaba katmak suretiyle, kendisine, “Yapsana oğlum madem abine bi güzellik, gümrükten şöyle şekilli şüküllü bi şeyler getir de azğımıza kaçak şaraptan başka bir şey girsin. Kör olucaz amına kodumun yerinde,” şeklinde mukabelede bulundum. (Değerlendirmemin gerçekliği bütünüyle yansıtmasını amacıyla kullandığım kelimeleri buraya aynen aktardım, küfürlü kelimelerim bu yorumu okuyanları incitti ise özür dilerim.) Muhittin de bunun üzerine, bütün şımarıklığı ve taşrada ortalamanın üzerinde para kazanan neredeyse herkesin üzerine sinmiş olan o lüzumsuz özgüveniyle, “Sen hiç merak etme canım abim benim, o iş bende, aklını alıcam senin,” diyerek bana güvence verdi.

Bu konuşmadan yaklaşık bir hafta sonra, Muhittin beni cep telefonumdan aramak suretiyle Lehistan’dan avdet ettiğini ve emanetimi almak için yazıhanesine uğrayıp uğrayamayacağımı sordu. Açıkçası, beni ayağına çağırmasına bozulmuş olsam da, o anda, “Çocukla çarşıya gönderip Peter Pan’ın dükkâna bıraktırıver” demek aklıma gelmedi. Dolayısıyla, işimi gücümü bırakıp arabaya atladım ve emanetimi almak için Muhittin’in yeni sanayi bölgesindeki yazıhanesine gittim. Ben girdiğimde Muhittin kendisi gibi oralarda iş tutan bir başka açıkgöz esnafla muhabbet halindeydi ve beni de buyur edip çayımı söyledikten sonra, konuyla hiç ilgisi olmadığı halde adama,“Cemal ağbi, ikindiyi kılmadıysan mescit var bizim,” dedi. Bu, üst düzey bir sığır olan Muhittin’in, karşısındaki adamın dîni bütün bir esnaf olduğunu ve dolayısıyla o adam gitmeden emaneti bana vermesinin imkânsız olduğunu imâ etme biçimiydi. Ben zaten durumu daha yazıhaneye girer girmez, Cemal denen hırtın şeklinden şemalinden sezmiş olduğum için ses etmeden orada oturmaya ve bu ikisinin evinsiz muhabbetini dinlemeye devam ettim. Öbür herif ikindiyi gelmeden kılmış olduğu için mescit davetini de kabul etmeyince, benim iş uzadıkça uzadı. Nihayet Cemal denen adam kırk sekizinci çayını da içip müsade istedikten sonra, Muhittin suratında yılışık bir gülümsemeyle yazıhanenin arka tarafındaki odaya geçip beyaz bir poşet içinde emanetimi getirdi. Sanki ben orada değilmişim gibi yılışarak, “Abimin ağzına layık, iyi günlerde içsin inşallah,” deyip poşeti bana uzattı.

Teşekkür edip poşeti aldıktan sonra, Muhittin itini daha fazla şımartmamak için hemen orada açıp bakmadım. Muhittin içkinin nasıl tüketileceğini dair birkaç bir şey anlattı, yarım kulak dinledim ayıp olmasın diye, sonra müsade isteyip çıktım. Arabama binince de yan koltuğa bıraktığım poşetin içine bakmadım, zira Muhittin büronun penceresinden beni gözlüyor olabilirdi. Sanayi bölgesinden çıktıktan sonra, ana caddeye paralel giden yan yola girip, müsait bir yerde sağa çektim. Poşeti açıp, Soledad marka tekilanın, üstünde bizim Arko’nun pörtlek gözlü adamı gibi belli belirsiz bıyıklı bir adam figürü olan, allı morlu ambalajını inceledim. Anlamadığım bir dilde oldukları halde üstündeki yazıları okudum. Hatta açıp bir yudum tadına da bakacaktım ama kendi kendimi kontrol ettim, daha önce hiç denemediğim bu müstesna içkiyi özel bir güne saklamaya karar verdim.

Bu olaydan yaklaşık üç ya da dört hafta sonra, bir Cuma akşamı, çok eski bir arkadaşım olan ve çarşı içinde kuruyemişçilik yapan Peter Pan aradı. Cumartesi günü bacanağıyla birlikte bacanağının koyünde inşaatı devam etmekte olan bağ evine mangal yapmaya gideceklerini, ev henüz yatacak durumda olmadığı için gece geri dönüleceğini, benim de gelip gelmek istemediğimi sordu. Bu nazik davete icabet edeceğimi söyledikten sonra; et, kömür, domates-biber ve öteberiyi onların, alkol tedariğini ise benim görmem konusunda mutabık kaldık Peter Pan’la ve telefonu kapattım. Normalde elbette rakı almamı bekliyorlardı ve ben de öyle yapacaktım ama bir yandan da, Peter Pan’ın bacanağından çok da hoşlanmamama rağmen, bizim çocuklara bir kıyak yapıp Soledad’ı da yanıma alsam mı diye düşündüm. Zira içki geleli neredeyse bir ay oluyordu ve o beklediğim özel gün bir türlü gelmiyordu. Özel günün tam ne olduğunu da bilemiyordum açıkçası. Bizim oralarda, bizim kuşağın adamları bırak kutlamayı, doğum günlerini bilmezler bile. Bayram seyran desen, bizimkiler gavurlarınki gibi değil ki, eşe dosta tekila ikram edelim. Hem kurban etiyle içki içilmez. E yılbaşı desek, ona da nereden baksan daha altı ay var. Sonuçta, dedim kendi kendime, gün bugündür. Artık Peter Pan’ın bacanağı da nasiplensin ne yapalım…

Görsel: Mamma Andersson, tuval üzerine agave

Tek arabayla gitmek için sözleimiştik, ertesi gün öğle saatlerinde Peter Pan ve bacanağı beni evden aldılar. Kaba inşaatı bitmiş olan bağ evinin bahçesi halen şantiye görünümünde olsa da, bizim işimizi görebilecek birkaç eski püskü sandalye ve plastik bir masa vardı. Bizimkiler arabadan mangalı indirip kurarken, ben de masayı temizledim ve yanımızda getirdiğimiz kap kacağı çıkarıp sofrayı donatmaya başladım. Peter Pan’ın kendini akıllı ve hazırcevap sanan bacanağına gazı verip mangalı ona emanet ettik.

Hafif bir esinti, çok da uzak olmayan köyden gelen uğultular ve köpek havlamaları, masada ağız sulandıran bir çoban salatası, kuzu etinin munis bir bulut gibi dalga dalga yayılan rayihası derken; ben daha içmeden sarhoş oldum. Yüzümde bir gülümseme, sandalyeye gömülmüş, etraftaki ağaçları, börtü böceği seyrediyorum. Benim o halimi gören Peter Pan, “Oğlum gelmeden içtin mi lan yoksa nevaleyi?” diye istihzada bulundu. Ben bunun üzerine, “Yok be yavrum, olur mu öyle şey? İçmeyi bırak, ekistırasını getirdim size,” diyerek yanımdaki buz çantasına uzandım ve Soledad marka 70’lik tekila şişesini muzaffer bir komutan gibi masaya vurdum. Peter Pan, anında canlanıp, “Vayyyyy kardeşime bak benim,” diyerek beklediğim tepkiyi gösterirken, az ileride mangal yelleyen bacanağı, alt dudağını bükerek, “O bizi bozar be abi,” dedi. Mal bulmuş mağribiye döndüm, hiç itiraz etmedim. “Sen o zaman rakıya devam edersin,” dedim, Peter Pan’a göz kırparak. Sarf ettiği cümle çok hoşuna gitmiş olacak bacanağın, sanki ben bir şey söylememişim gibi, yine alt dudak aşağıda tekrar etti: “Bizi bozar abi tekila!” Faraş ağızlı meğer haklıymış ama neyse…

Peter Pan tabii heyecanlı çocuk, “Abi,” dedi, “rakıdan önce atalım mı birer tane?” Fikir hoşuma gitti ama, “Oğlum,” dedim Peter Pan’a, “bunun usûlü adabı varmış, koca kafalı Muhittin öyle anlattı bana, böyle görmemiş gibi içmeyelim.” Sonra, Muhittin’den dinlediğim şekliyle, tuzu koydum masaya, limonu güzelce dilimledim. Rakı bardağına tek doldurur gibi doldurduk birer tane, tuzu yaladık, tekilayı yuttuk, limonu emdik; köpük helva gibi olduk ikimiz de! Peter Pan’ın bacanağı bile gözüme şirin görünüyor yani, o kadar. Baktık böyle güzel, birer tane daha atmaya karar verdik. Bana da artık ne olduysa o anda, bu kez tek-duble arası doldurdum tekilayı, aynı usûl onları da gömdük. Üstüne mangalbaşı, “Abi sen alasulu seviyordun değil mi? Gönderiyim mi bir çiye et?” dedi. Dedim, “Sen gönderme koçum, ben gelir alırım.” Artık ne koydularsa tekilanın içine, o tek parça et sanki hayatımda hiç kuzu eti yememişim gibi lezzetli geldi. O sırada herhalde Soledad’ın ilk olumsuz etkileri yüzüme ve davranışlarıma aksetmiş olacak ki, Peter Pan’ın bacanağı olacak nursuz bir kez daha, “Abi tekila sizi bozmasın,” dedi. Ben ağzım dolu olduğu için cevap veremedim ama Peter Pan boş koymadı sağolsun: “Bacanak, tekila bozarsa rakıyla tamir ederiz!”

Uzatmayayım, biz o gün arkadaşım Peter Pan’la birlikte, söz konusu Soledad markalı 70 cl’lik ürünü yaklaşık bir saat içinde, alasulu pişmiş kuzu pirzolayla birlikte tatbik ettik. Ürünü tatbik etmemizin akabinde, ikimiz de kendimizi iyi hissetmiyorduk. Bir ara yerde yuvarlanırken, Peter Pan’ın bacanağınının, “Abi tekila sizi bozdu,” dediğini hayal meyal hatırlıyorum. Hayatımdan çıkarmak istediğim o Cumartesi gününden buna benzer, hayal meyal hatırladığım başka görüntüler de var elbette. Mesela bir ara, direksiyonda ben olmakla birlikte Peter Pan’ın arabasına binip, yılankavi köy yollarından geçmek suretiyle devasa bir şantiye alanına eriştiğimizi, şantiyeye gizlice girip bir kepçe çalmaya çalıştığımızı, Peter Pan’ın kepçeyi çalıştırmasıyla birlikte birtakım iri yarı adamların bas bas bağırarak üstümüze geldiğini hatırlıyorum. Orada çok acı bir dayak yemiş olma ihtimalimiz bir hayli yüksek.

Bunun dışında, yine üreticinin ambalajda bizi uyarma zahmetinde bulunmadığı çeşitli yan etkiler neticesinde ben bir ara yerden havalandığımı ve yemyeşil arpa tarlalarının, bunları çevreleyen tek tük ağaçlı meraların, yamuk yumuk yapılmış, iç içe geçmiş eski kerpiç köy evlerinin üzerinden uçmak suretiyle şehrin dışındaki terk edilmiş ve ıslah edileceği günü bekleyen tabakhane bölgesine intikal ettiğimi ve burada nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde tabakhane deresinde sürüklenirken, Kaçak dizisindeki Doktor Kimbıl’a benzeyen sarışın bir adam tarafından ayakla omzuma dürtülmek suretiyle uyandırıldığımı ve söz konusu adamın bana, “Kaması kör olanın, serencamı pek olur,” dediğini, benim herhangi bir tepki vermemem üzerine de, “Rahmetli babam, pek konuşmazdı, ketum adamdı, bizi de çok sevmezdi zaten. Ama ölüm döşeğindeyken bana bir tane öğüt verdi,” diye devam ettiğini, benim bu öğüdün ne olduğunu sormam üzerine, “Macarca konuştuğu için onu da anlamadım zaten,” diyerek sırıttığını hatırlıyorum.

Gece saatlerinde beni omzumdan çekmek suretiyle büyük güçlükle sudan çıkaran çocuklardan birinin uzattığı suyu içerken, gözümü zar zor açıp, nerede olduğumu sorduğumda ise, çocuklardan birinin, “Abi burası Bayramiç, Çanakkale’nin ilçesi,” dediğini hatırlıyorum. Yaşadığım şehre en az 5–6 saatlik mesafede olan Çanakkale’ye nasıl gittiğimi halen tam bilmiyorum, Peter Pan’a sordum, o da bilmiyor. Aynı gecenin devamında Bayramiçli çocuklardan birinin, Mavi Ay dizisinde sekreter rolünü oynayan esmer hanımefendiye benzer bir kadınla yeniden yanıma geldiğini, söz konusu hanımefendinin, son derece kibar olduğunu ve lavanta koktuğunu, kalan son gücümle kendisine, “Ben arkadaşım Peter Pan ve onun bacanağıyla mangal yapıyordum, buraya nasıl geldiğimi tam bilmiyorum,” dediğimde, kadının gümrah bir kahkaha atarak, “Peter Pan’ın meğer bacanağı da mı varmış?” diye mukabelede bulunduğunu hatırlıyorum, bir de beyazlar içinde olduğunu.

Sonuç olarak o gecenin sabahı oldu olmasına ama bu tecrübe, hem arkadaşım Peter Pan Hüsnü’de, hem de bende ciddi fiziksel ve psikolojik hasarlara neden oldu. En basitinden, Peter Pan’ın sol kolundaki alçıyı daha geçen hafta çıkardılar. Aylarca tek kolundan mahrum çalışmanın bir kuruyemişçi için ne denli müşkül vaziyetlere yol açtığını tahmin edersiniz.

Özetle, gençlerimizin de başına benzer şeyler gelmemesi için Soledad markalı bu ürünün kesinlikle piyasadan toplatılması gerektiğine, toplatılmıyorsa da üzerinde ciddi bir uyarı notuyla satılmasının elzem olduğuna inanıyorum. Ürünü hiç kimseye tavsiye etmiyor, beş üzerinden bir yıldız veriyorum, o da ambalajındaki bıyıklının yüzü suyu hürmetine.

--

--

Deniz Arslan

Ülkemizin en önemli yalançıları arasında gösterilen, serbest meslek sahibi, emekli diplomat. Pantolon eskitmecede Balkan dördüncüsü.