30 Aralık Akşamı Dolunayın Hoşuma Gitmesinin Akabinde Olanlar yahut Nihil Expedit

Deniz Arslan
5 min readFeb 1, 2021

Dolunayı görünce, dedim kendime, “Fırtına, yapıştır fotoğrafı!”

(2017 başlarından beri, senede en az iki kere falan kendime “fırtına”, “redondo” yahut “saçlı” diye sesleniyor, inanılmaz randıman alıyorum. Sizlere de tavsiye ederim.)

Tam çekiyorum, tısıl tısıl bir dayı yaklaştı arkamdan, “Burada ne yapıyorsun?” dedi. Deklanşöre bastıktan sonra dayıya döndüm, telefonu gösterdim, “Ay vardı,” dedim.

“Ayda bir var zaten ay,” dedi. “Ay bana kelime oyunu yapma kız,” diyecektim, dayının ciddiyetinden biraz ürktüm. “Neyse, iyi akşamlar,” deyip gitmeye yeltendim ama ne mümkün. “Nereye gidiyorsun?” diye sordu bu sefer. Dedim ki, “Yürüyüşe çıkmıştım, burada mola verdim fotoğraf çekmek için, şimdi de devam ediyorum.”

Bu anlattıklarım 30 Aralık 2020 akşamı oluyor. Dolayısıyla, hem koronadan, hem noelden, hem soğuktan ötürü ortalık ıssız. Adamın da tuhaf bir havası var. Öyle ipsiz sapsız, serseriye benzemiyor. Herhangi bir sarhoşluk belirtisi desen yok. Giyimi kuşamı şık değil ama düzgün. Tecrübede beni döver ama sakınımda yarışırız.

“Ben de,” dedi sağ elini hafif kaldırarak efelenircesine, “ihtiyar olmama rağmen, yürüyüşe çıktım bu gece.”

“İhtiyarlık yürüyüşe engel mi?” diye sordum ben. Bak yine gidememişim görüyor musun. Gençlik yıllarım boyunca Ege kasabalarının en batak köy ağzı kulübelerinden tut Evropa metropollerinin en şıkır şıkır centilmen kulüplerine kadar gittiğim her yerde paratoner gibi çektiğim orta yaşlı gamlı erkek derdini demek ki, kendim orta yaşlı gamlı bir erkeğe dönüşmemle birlikte benden de yaşlı gamlı erkekleri çekmek suretiyle de…

“Değil,” dedi, “değil tabii ki. Ama şimdi, durum buyken, biz elemelerde risk grubuna düştüğümüz için sokağa çıkmamız garipseniyor, tuhaf bakanlar, yargılayanlar oluyor.”

“Allah onların binbir belasını versin!” diyecektim, demedim. Ama, bir yandan da pişmiş kelle gibi sırıtırken buldum kendimi. Çünkü paralel evrentilerin birinde anam çevrinti yapar, ben bar işletirken, sevimsiz, sıtarasız, kötü yürekli fırfırıldak bir müşterim olduydu, adı mesela Orhan olsun. Orhan’ı başka bir zaman ayrıntılı anlatırım anlatmasına da, Orhan’ın bir gün, Orhan’ın antitezi bir sevimlillik muskasıyla çıkagelmesini hemen şimdi anlatmam lazım, yoksa tısıl dayının omnia fui nihil expeditine çok hızlı bir hat çekeceğim ve hikâye yeterince olgunlaşmadan koparılmak istenen bir kara dut gibi hem elimizi boyayacak beyhude yere, hem de tat vermeyecek zerrece.

Şimdi bu Orhan, itin uğursuzun teki. Dükkâna birini getirdi bir akşam, hiç Orhan’a benzemiyor. Efendi, nazik, çelebi, bonbon şekeri gibi bir ihtiyar, adı Necmi olsun mesela. Bunlar nasıl ortak iş yapıyor şaştım şaşmasına ama ses de etmedim haliyle. Mekân sahibi, mekânın Markus Merki, ses etmeyecek, tarafsız kalacak, hem nalına vuracak hem mıhına.

Demokrasi geldi geleli, Flensburger içip iş konuşmak için Buddenbrookların varisi olmak gerekmiyor neyse ki, bizim Orhanla bonbon ihtiyar da bir yandan tombul Flensleri hüpletiyor, bir yandan da kumlu betonlu hakedişli falan birtakım meselelerden konuşuyorlar o gece. Bir ara ortalık hafiften kızışıyor ama gerginlik ikisinin arasında değil, daha ziyade o alengirli sacayağının paydaşlarından biri olan ve o akşam aramızda olmayan Yılmazla ilgili. Yılmaz aşağı, Yılmaz yukarı akarken bizimkiler Flens ırmağında; canti ihtiyar, can Necmi abi, en Büyükdereli yalı sahibi edasıyla, pırıl pırıl bir türkçeyle, “Orhancığım,” diyor, “ben Yılmaz’ın bazı tavırlarını çok ikiyüzlü buluyorum.”

Lâl olasıca dilleri birbirine dolaşan, dümbük Orhan da cevap veriyor: “Necmi abi, ben o Yılmaz’ın var ya, ta amına koyiim!”

Şimdi dört gıdım kadar geriye alalım hikâyeyi. Ne demişti bizim mahzun tısıl dayı: “…sokağa çıkmamız garipseniyor, tuhaf bakanlar, yargılayanlar oluyor.”

Ben de cevap veriyorum mesela: “Dayı, ben onların var ya…”

Öyle demedim tabii ki, manyak mıyım? Bir kere dayı Alman, yahut aksansız Almanca konuşan bir Yukarı Rosariolu. Hadi diyelim mânâyı taşıdın bir şekilde, Orhan’ın o küfrü ederken kapıldığı evlerden ırak şehveti nasıl tahvil edeceksin Goethe’nin diline. Sustum.

Ben susunca tısıl Alman dayı, “Sen tek başına böyle avare yürüyüp dolunay fotoğrafı çekiyorsan, hem üzgünsündür, hem de evde kitap okuyorsundur muhakkak,” dedi. Tespit doğruydu ama üzgünlük kısmını tam kendime konduramadığım için etten evvel çömleğe düşmedim. Kitaptaki en eski ama etkili numaralardan birine başvurup cümlenin ilk bölümünü hiç duymamışım gibi, “Bol kitap okuduğum doğrudur,” dedim. “Belli ki siz…”

Burasında sözümü kesip, “Pessoa’yı biliyor musunuz?” dedi.

“Bilmez olaydım,” dedim içimden, “he” diye mukabele ettim dışımdan.

Huzursuzluğun Kitabı’nı okuyormuş. Hep çarparmış gözüne yıllar var kitapçı turlarında, hep görürmüş sağda solda ondan yapılan alıntıları, hep çalınırmış kulağına dost sohbetlerinde; o da hep ertelermiş okumayı daha iyi bir zamana, daha başka, daha ferah, daha serbest, daha tasasız bir zamana.

Dedi ki, “Bu zamana nasipmiş.” Hafif gülümsedi, anamın çevrintisinden sızan yağ-yumurta karışımı gibi ironi aktı ağzının kenarından. Yükleeeeeeen! “Fernando,” dedi, “mesela… Çok üzgün bir oğlan.”

Üzgün kelimesini tanışalı daha on dakika bile olmamışken ikinci kez cümle içinde kullanan ihtiyar Almanlara yönelik zaafın Almancada bir karşılığı olmalıydı elbette. Hemen sözlüğe baktım ve köşe-köşe-köşe-dönmece-iki-yüz-milyon-hangimizde-sizce? Omniafuinihilexpeditkeit!

“Neden,” dedim, “üzgünmüş acaba bizim Ferdi?” Bak artık havalara bak, Redondo’dan Kemalettin Şentürk’e yarım litre votka ya çeker ya çekmez!

İhtiyar dedi ki: “Yürüyelim mi biraz beraber? Sizi rahatsız etmeyeceksem…”

Daha nasıl rahatsız edecektin be Manfred dayı, kırk yılın başı özenmişim, kıçıkırık bir dolunay fotoğrafı çekip yarım saat daha yürüyecek, bakkaldan yirmi sekiz tane bira alıp, evde onları iç ederken gugıl haritaları cadde görünümlerinde Guayaquil’in arka sokaklarında iki genç irisi tarafından gasp edilmek suretiyle, 1955’ten beri o mıntıkada televizyon tamirciliği yapan Julio kardeşimin dükkânına sığınarak ve de seyir hidrogfrafi ve oşinografi dairesi’nde gece vardiyası yapan Reşat’a faks vasıtasıyla, “Çok müşkül durumdayım canım kardeşim. Biraz para, uzun samsun, temiz atlet ve şefkate ihtiyacım var,” diyerek ve o da Patnos İtimat’ta muavinlik yapan dayıoğluna hemen haber uçurmasıyla birlikte…

Estağfurullah tabii ki Manfo! Hani Almancada, hayır demek isteyip de gerek sosyal birtakım konvansiyonlar gerekse de lüzumsuz aile terbiyesinin nükleer birleşimi neticesinde günde en az yirmi yedi kere evet diyerek aman da bugün ne datlı bir vatandaş idim memnuniyeti anlamında kullandığımız munischreudenschaft yok mu?

Manfred dayı önce Fernando’yu neden üzgün bulduğunu anlattı ki, aynı kitabı ben de bundan birkaç yıl evvel okumuş olduğum için, dediklerini çok iyi anladım.

Sonra öylesine birkaç laf daha uçuştu aramızda, yarım ağız onaylar, ‘hı hı’lar falan derken meydana kavuştu ayaklarımız. Ben ufaktan kaytarma planları yapıyordum ama, ihtiyar benden evvel davrandı. Kaldırımın orta yerinde durup evinin olduğu yönü gösterdi. Sonra, “Her şey oldum,” dedi, “hiç birine değmezmiş!”

“Septimus’u severus dayı,” dedim ben. En azından ilk iki kelimeyi, dolayısıyla onun referansını kaptığımı anladı. Güldü. Issız bir mini meydanın orta yerinde dikilip kaldık. Sonra birden hınzır bir hal aldı suratı, “Gelsene benimle,” dedi. İhtiyar hınzırlığına hangimiz dayanabilir ki, yürüdüm arkasından. Ana caddeden dar bir sokağa saptık. Paltosunun bütün Berlin’i sığdırabileceğiniz kadar büyük görünen iç cebinden mor beze sarılı bir şey çıkardı. Dolu Sig-Sauer’i önce benim kafama sonra kendisininkine dayamak suretiyle iki el ateş ederekten… Pardon, bu başka bir gece olmuştu.

Mor bezi özene bezene açtı ve içinden çıkan mührü gösterdi. “Bunu geçenlerde eski bir dostuma özel yaptırdım, sitensil diyorlar” dedi. Baktım, anlam veremedim. “Artık,” dedi, “geceleri sokağa çıkıp duvarlara damga basıyorum.”

Sonra, yeni boyanmış görünen, açık renkli bir apartman duvarının önünde durduk. “Denemek ister misiniz?” diye sordu. Adamın narin bir mücevhermişçesine uzattığı mührü alıp, ne olduğuna hiç bakmadan duvara yapıştırdım. Sonra da bu fotoğrafı çektim.

Buna değebilirdi mesela…

--

--

Deniz Arslan

Ülkemizin en önemli yalançıları arasında gösterilen, serbest meslek sahibi, emekli diplomat. Pantolon eskitmecede Balkan dördüncüsü.