Çakal Sherlock

Deniz Arslan
5 min readFeb 8, 2019

--

Kahveye uğradım öğleden sonra, baktım Nico bir köşeye geçmiş, önünde bilgisayar, iki büklüm bir şeyler karıştırıyor. Yolsuz zaten bugünlerde, tam sen tek başına eve çık, sonra patron şarladı diye gül gibi işinden ayrıl. Bir gün gelmese, öbür gün düşüyor buraya. Normalde kapıdan girecek güzel kızları görmek için köşede oturur, ama o gün arkalarda bir yere konuşlanmış, belli ki mühim işi var. Gittim yanına, “Hayırdır,” dedim, “Amazon’dan kendine öz-saygı mı bakıyorsun?”

“Ha ha çok komiksin, salak” deyip yer gösterdi. Baktım, ekranda bilmediğim bir dilde bazı tuhaf yazılar. Dedim, “Kışı Asya’da geçireceksin herhalde olmayan paranla?”

Başını kaldırıp gözümün içine baktı, “Çok rica ediyorum bugün espri yapma sen,” dedi. “Tamam lan,” dedim, “anlat o zaman!”

Bunun yeni taşındığı evde alt komşusu Vietnamlı bir aile. Adam arka sokakta ufak bir restoran işletiyor. Dört-beş masalı tipik aile işletmesi. Ara sıra artan yemeklerden getirip veriyorlar buna, Nico’nun tabii canına minnet, Nguyen aşağı Nguyen yukarı, hiç dilinden düşürmüyor. Bir gün ayaküstü muhabbet ederlerken, Nguyen soruyor buna, “Sen bu web sitesi işlerinden falan anlıyor musun?” diye. Bu da boş bulunup, “Eh biraz anlarım,” diyor. Nguyen atlıyor tabii hemen. “Gözünü seveyim,” diyor, “şu restorana bir web sitesi yap, bir de Facebook falan açalım, müşteriler çok sormaya başladı.” Nico hemen oracıkta çakıyor davayı, belli ki bu beleş yemek sevkiyatının sürmesi için adama he demek zorunda. He diyor haliyle.

Kaynak: Google Street View

Ben tabii çok hırpalıyorum ama bakmayın, akıllı çocuk Nico. Hemen giriyor internete, araştır karıştır, çalma çırpma yöntemiyle basit bir format çıkarıyor. Üç beş tane de güzel fotoğraf, bir hafta on güne yayına sokuyor siteyi.

Tabii sitenin bakımı Nico’da olduğu için site üzerinden restorana gelen mesajları da ilk o görüyor. Zaten kim ne yazacak. Gelin görün ki, işte tam da bizim buluştuğumuz günün sabahında tuhaf, kısacık bir mesaj geliyor siteye Vietnam dilinde. Nico önce sallamıyor, sonra belki Nguyen için önemli bir şey olabilir diye, Google Translate’e veriyor metni. Kabaca söylenen şu: “Nguyen, karın seni aldatıyor, bir dost!”

Şimdi Nico’nun omzunda bir yük. Meğer ben kahveye girdiğimde önünde açık olan da o metinmiş. Dedi, “Ne yapacağımı şaşırdım, Nguyen’e söylesem bir türlü, söylemesem bir türlü.” Hikâyeyi dinleyince beni de bir ciddiyet aldı, hakikaten müşkül bir durum var ortada. Üç tane çocukları var, dışarıdan görünen gayet huzurlu, mutlu bir aile hayatı, ama tabii içeriyi bilmemize imkân yok. O arada kahvem geldi, çektim okkalı bir yudum, Nico benden cevap bekliyor, fikir bekliyor, dedim ki, “Böyle bir şey emin olmadan söylenmez.” Nico yine bana baktı beleren gözleriyle: “Yahu seni NASA’ya falan neden almıyorlar? Ya da belki CERN falan?”

“Ha ha ha çok komiksin gerizekalı,” dedim, Nico ciddiyetini hiç bozmadan muhteşem planını açıklamaya koyuldu. Önce Google’ın yanılma payını hesaba katarak metni anadili Vietnamca olan birine okutup teyit alacak ve içerik gerçekten düşündüğü gibiyse, Nguyen’e haber vermeden önce, karısını takibe alıp istihbaratı doğrulamaya çalışacaktı. Ben heyecanlanıp “Çakal Sherlock!” diye bağırınca yan masalardan da dönüp bakanlar oldu. Hemen topladım kendimi, “Oğlum,” dedim, “manyak mısın? Detektiflik mi yapacaksın? Hem kadın seni tanıyor, fark etse, hele bir de başka türlü yorumlasa, askıntı olduğunu falan düşünse iyice bela alırsın başına.”

Durdu düşündü bu, “Haklısın galiba, bu da başka türlü bir risk oluyor, “ dedi. Ben cevap vermedim, muhtemelen o anda ikimiz de aynı şeyi düşünüyorduk. Neredeyse aynı anda ağzımızı açtık, ama o benden önce davrandı: “Ama mesela sen takip edersen hiç böyle bir risk yok.”

“Ya oğlum git, işim var gücüm var, bize ne elalemin aile işlerinden,” dedim ama bir yandan da içimde bir kıvılcım. Nico, “Bak dingil,” dedi, “ben sorumluluk gereği gelen her türlü mesajı Nguyen’e iletmek zorundayım. Sen yardım etmeyeceksen direk söylerim, kendisi ne yaparsa yapar.”

“E tamam işte,” dedim ben, “arada sen olmasan zaten böyle olmayacak mıydı? Herif de eşek değil ya, gidip karısını öldürecek değil hemen. Önce bir sorar soruşturur herhalde.”

Ben bunu söyledikten sonra Nico da ikna olmuşçasına sustu. Kahvelerden birer yudum çektik, etrafa bakındık, telefonları kontrol ettik, sonra döndüm ben buna, “Karnın aç mı?” diye sordum. Kafa salladı. “Hadi o zaman,” dedim, “götür beni şu Nguyen’in mekânına. Bir göreyim nasıl tiplermiş.” Nico şaşırdı ama ufaktan heyecanlandı da. “Herife mesajdan bahsetme şimdilik,” dedim kahveden çıkarken, “ayrıca da yemekler benden. İçeceğini kendin ödersin.”

* * *

Biz gittiğimizde öğle yemeği kalabalığı dağılmış görünüyordu, kapının önünde durup şöyle bir baktık. Nico, “Nguyen yok herhalde, karısı içeride,” dedi. Dedim, “O zaman sen uza, ben tek başıma gireyim. Kadın ikimizin arkadaş olduğunu anlamasın.” Nico’nun aklına yattı. “Şu kırmızılı olan mı?” diye sordum, onayı alıp girdim içeriye. Nguyen’in karısı çıtı pıtı, zayıf, güleryüzlü, orta yaşına rağmen alımlı bir kadın. Lokanta boş olduğundan, ben oturur oturmaz elinde menüyle gelip siparişimi aldı. Ben de kırk yıllık dedektif gibi kadının hal ve hareketlerini izlemeye başladım. Ben yemeğimi beklerken bir başka adam girdi içeriye, muhtemelen o da Vietnamlı. Nguyen’in karısıyla çok samimi bir şekilde selamlaşıp aynı masaya oturdular. O esnada benim yemeğim de geldi, ama gözüm diğer masada. Birer tane de bira aldılar, bülbül gibi şakıyorlar, arada şuh kahkahalar, el temasları, göz süzmeler falan. Ben iyiden iyiye işkillenmeye başlamıştım ki, Nico dallaması girdi mekâna. Göz göze geldik ama beni hiç tanımıyormuş gibi doğrudan diğer masaya yöneldi. Nguyen’in karısıyla selamlaştılar, kadın onu diğer adamla tanıştırdı falan. Sonra Nico müsade isteyip başka bir masaya oturdu. Ben kaçamak, “Senin ne işin var burada mal?” bakışları atıyorum ama hiç oralı olmuyor.

Bu esnada ben yemeğimi bitirip, yavaş yavaş kalkmaya niyetlenmişken, başka bir Vietnamlı girdi içeriye. Hem diğer masanın, hem Nico’nun, hem de tezgah arkasındaki garsonun hal ve tavırlarından bunun Nguyen olduğunu anlamak zor değildi. Önce karısı ve onun karşısında oturan diğer adamla selamlaşıp iki çift laf etti kendi dilinde. Sonra doğrudan Nico’nun masasına yöneldi. Mekân sessiz zaten, ne konuşsalar aynen kulağımda. Selam sabahın akabinde, Nguyen sordu:

“Bana mesaj falan mı getirdin? Sen bu saatte gelmezsin normalde.” Nico afalladı, hafiften salaklaştı. Ben kıs kıs gülüyorum oturduğum yerden. “Yok,” dedi, “karnım acıktı da onun için.”

Nguyen masaya oturdu sonra. “Web sitesine, Facebook’a falan gelen bir mesaj yok yani, öyle mi?” diye sordu. Nico, yine ürkek ceylan gibi, “Yok yok,” dedi jestini abartarak. “Bugün hiçbir şey gelmedi.”

Bunun üzerine Nguyen bir kahkaha patlattı. “Ah Niko ah,” dedi, “sana güvenebileceğimi sanmıştım.” Nico hâlâ anlamamış olan biteni, bön bön baktı muhatabına. Nguyen devam etti sonra: “Sabahki mesajı ben attım seni denemek için.”

Nico şaşkın ama büsbütün andavallı da değil. “Hangi mesajı?” diye sordu. Nguyen gülerek, “Karın seni aldatıyor mesajını tabii ki, gelmedi mi yoksa?” dedi. Nico neyse ki durumu toparladı, gözleriyle yan masadaki kadına işaret ederek, “Geldi mesaj, ben de sana iletecektim ama böyle uluorta, o buradayken olmaz diye” falan gibisinden bir şeyler geveledi ağzında. Nguyen’in umurunda değil zaten, “Aman be, n’olucak, hadi yemek benden bugün, o kadar emek veriyorsun,” deyip diğer masaya gitti.

* * *

Ben hesabımı ödeyip çıktım, sokağın köşesinde bizimkini bekliyorum. Palas pandıras geldi bu, zor tutuyorum kendimi gülmemek için. Sokak çocuğu pozu yapıp, “Vallahi takarım bıçağı gülersen,” dedi. Ben koyverdim kahkahayı. Dedim, “Allah aşkına, şu mesajın hangi adresten gönderildiğine bir baksana gidince.” Bu da gevşedi, gülmeye başladı artık, “Telefondan baktım şimdi, Nguyen’in şahsi hotmail adresi. Allahın antikası hotmail kullanıyor hâlâ,” dedi. Dedim, “Siktir lan, konuyu dağıtma şimdi, dangalak!”

Hem gülüyor, hem yürüyoruz ana cadde boyunca, aklıma geldi, “Peki,” dedim, “kadının masasındaki herif kimmiş peki?” Nico ciddiyetle baktı bana. “İşte o kısım biraz karışık,” dedi, “sevgilisiymiş, açık evlilik yürütüyorlar herhalde.” Ben zınk diye kaldım kaldırımın orta yerinde, dönüp baktım buna, kıs kıs gülüyor it! Dedim, “Ha ha çok komiksin, salak!”

Az daha gittik. “Herif Nguyen’in kayınbiraderi, sen ne sandın ki akıl küpü?” dedi Nico. Sonra ekledi: “Hiç değilse öğle yemeğini bedavaya getirdim.”

--

--

Deniz Arslan

Ülkemizin en önemli yalançıları arasında gösterilen, serbest meslek sahibi, emekli diplomat. Pantolon eskitmecede Balkan dördüncüsü.